Nasıl Bir Dünya?

Yazarlarımız

Hangi Konularda Yazdık?

Kim Ne Yazdı?

Sayfalar

29 Ocak 2010 Cuma

Eserimin 'e'si

Giriş, gelişme, sonuç… Giriş: hamilelik mi? Gelişme: doğum ve sonrası… peki sonuç? Ölünce bitecek mi? Yoksa arkada bıraktığımız ‘eser’ verilenleri çalıştırmaya devam edecek ve sonuç kuşaktan kuşağa aktarılacak bilinç silsilesi mi olacak?
"İnsanın anavatanı çocukluğudur." diyor Epiktetos. Öyle bir vatan kurmalıyım ki rengi, kokusu, tadı, dokusu, sesi... herşeyi ile güven, neşe, sevgi sunmalı, yaşatmalı. Öyle bir vatan hazırlamalıyım ki güzellik yaşatmalı. Yapmalı etmeli derken kullanılan -meli,-malı eklerinin üzerimde yarattığı baskı olmasa hayat daha güzel olacak diye bir keşif yapıyorum. İlk önce zorunluluk hallerinden sıyrılmaya karar veriyorum.
Kendimi değerlendirme fikrine bayılmıştım ama şimdi nasıl değerlendireceğimi bilemiyorum. Henüz 8 ay 23 günlük bir anneyim. Eserimin ‘e’si dahi teşekkül etmedi. Ona bakınca henüz kişiliğinin müphem hatlarını görebiliyor ama içine giremiyorum. Kim olduğunu bilemiyorum. Tanımıyorum daha onu. Tanımadığım bir coğrafyada pusulasız, içgüdülerimin kılavuzluğuna sığınmış yol alıyorum. Bu durumda, müdahil olmama halime ve tanıma isteğime “Yıldızlı aferin” mi vermeliyim acaba?
Anneliğe hazırlandığım günler dün gibi, bir o kadar da uzak şimdi. Ne çok kitap okudum, ne çok hikaye dinledim… Kendimce ideal bulduğum durumlar, yaşanan olaylar hakkında uzun uzun düşündüm. Bilgiler devşirdim zihnime, notlar aldım, defterlere yazdım önemli noktaları, planlar yaptım. Bu ön hazırlık bana iyi gelmedi lakin. Sonrasında karşımda bulduğum tablo o kadar farklıydı ki, okumasam daha iyi olurdu dedim. Bilgi kırıntılarından tamamen arınıp ruhumu özgürleştirdiğim günlerdeyim şimdi. Lakin o zamanki çabaya ve bilme iştiyakıma da “Yıldızlı aferin”.
Keşkeler var ya hani, kovalasın tavşanlar o keşkeleri… O kadar bilmenin sonucu doğum sonrası depresyon olabiliyor bazen. Kendi haline bırakınca daha rahat yaşanabilecek bir süreci kontrol altına tutma çabası insanı her açıdan yıpratabiliyor. Kontrol etme tutkusu neşeden, sabırdan, özgürlükten çalıyor ha çalıyor. Keşke bilmeseydim. Pişmanlık yaşatan kontrol etme hallerime “Siyah bir çelenk”.
Bebeğini hayatın anlamı olarak görenlere imreniyorum. Cevcüt tabii ki hayatın rengi. Onsuz epeyce tekdüzeymiş herşey; ama anlam… Ben hiç öyle hissedemedim, onunla anlamlanamadım. Hayatımın merkezine onu koyamıyorum. Bir an önce benden bağımsızlaşıp bana beni geri versin istiyorum. Hayatındaki tek dayanak olmak istemiyorum. Gerektiğinde onun için orda olmam şart ama gerekmediğimde bensiz de yaşayabilmeli diyorum. Bu boşvermeciliğime de belki bir “Siyah çelenk”. Eşimin hoşuna gitmeyen bir yaklaşım zira.
Anneliğime dair hayaller kurardım. Kocaman bir evde kitaplığın önünde pofidik koltuk olurdu. Kucağımda pamuk gibi uslu bir ay parçası… Ben ay parçasında kitap okurdum, masallar uydururdum. Amaaa… Hayallerle gerçekler örtüşmeyebiliyor. Hayal kırıklığı yaşamıyorum, kabullenme türküsünü söylüyorum. Neden mi? Çünkü benim ay parçam bir ‘Saldıray’. Kucağımda uslu uslu oturup kitap dinlediği süre benim hayal ettiğim gibi yarım saat değil, 15 dakika bile değil. 5 dakika bu şekilde oturursa dinleniyorum, huzura boğuluyorum. Hayal gücümün sınırsızlığına ve masum hayaller üretebilme kapasiteme “Yıldızlı aferin”.
Sabrım kısıtlıydı benim. Tezcanlı bir insanım, hemen karar verip hemen uygulamaktan hoşlanırdım. Anlık yaşayabilmek lazımdı. Hayat hızlı akarken güzeldi de yavaşlayınca tadı olmazdı. Hop orada, hop burada… Otobüsler ev gibi olabilirdi. Şehrin sokakları evin koridorları gibiydi. Şimdi hayat ağır çekimde. Sabır ise en gerekli meziyet. Bebeğime yalnız bakıyorum çünkü, eş desteği minimum seviyede. Bu kadar sabırlı olunabileceğini bilmezdim. Sabır sınırlarını zorlayabilen güçlü olma halime “Aferin”. Bunun yıldızı yok çünkü ne kadar olsa da bazen sabrın ‘s’sine muhtaç olabiliyorum.
Kendime ait bir oda isterdim. Kendime ait zamanlar… İşten eve dönünce hayat bitmiyordu. Yemekten sonra kimse bana karışmasındı, resim yapma vaktimden çalmasındı. Kendimi unutup renk oluyordum. Bütün çirkinliklerden ve yorgunluklardan arınıyordum. Sonra anne oldum. Kendime ait bir saniye bile olmadan yaşamayı öğrendim. Renklerimle buluşmalarımız belirsiz zamanlara, uzun uyku ihtimallerine kaldı. Kendime ait odayı bırakın kendime ait ev ne demek unuttum. Adaptasyon kabiliyetime ve fedakarlığıma “Beş yıldızlı aferin”.
Çocuklarla oynamayı severim öteden beri. Beş kardeşin en büyüğü olduğum için mi ki? Sanırım üniversitenin ilk senesiydi. Teyzemlere arkadaşları gelecekti, çoluklu çocuklu… Benden yardım istediler çocuklara göz kulak olmam için. Koşa koşa gittim. 12 tane farklı yaşta çocuğa baş oldum güya. Çok yorucu ama eğlenceli ve yaratıcı bir gece geçirmiştim. Çocuk insana enerji ve renk veriyor. Unuttuğu yanlarını gösteriyor, uydurukçu yapıyor. Oyun, şarkı, masal, surat uydurmak anneliğin en güzel yanı. Uydurmanın sonu da yok. Uydurma sevgime “Bin yıldızlı aferin”.
Eserimin ‘e’si bile yok henüz. İnsan bu hayal de kurar, hedef de koyar. Hayaller sınırlamasın, açsın ufku. Varsın gerçek olmasınlar. Hedefler gerçekleşemese bile ışığı yolunu aydınlatır. Bir hedefim var: ‘Çocuğumu tanıyan bir anne olmak.’ Basmakalıplıktan sıyrılıp onu anlayabilen pür-pak bir zihin sahibi olmak… Berrak olmak… Masum hedefler koyma içtenliğime de “Yıldızlı aferin”.
Ne çok takdir ettim kendimi… Tekdîr de etmek lazım değil mi? Zaman zaman nükseden kontrol sevdama, gece uykusuzluklarında zıplayan sinirlerime, kaçıp gitme arzuma, kimi zaman çöken bıkkınlıklarıma… Kara kara çelenkler… Kara kara…

4 yorum:

Hülya'nın Tuna'sı dedi ki...

bu hafta yazmamam isabet olmuş.o kadar samimi yazılar gelmiş ki ezilirdim yanınızda :)
k.is.dcan'ım. kendimizi ne çok eleştiriyoruz değil mi? kendimize acısak da bu kadar yüklenmesek? biz de insanız.
kendi çocuğuyla ilgili hayalleri oluyor insanın. hayallerin gerçekle örtüşmesi için biraz daha zaman gerek bence. bebeklerin biraz daha çocuk haline gelip daha da bağımsızlaşıp bize biraz daha nefes alma şansı vereceği zaman, emin ol o hep hayalini kurduğun anne-çocuk dostluğu başlayacak. tabi bizde bu drama yeteneği varken onu da mahvetmezsek :)

29 Ocak 2010 13:51
Hilal dedi ki...

Çok tanıdık...bence senin fazla bilmenin fazla düşünmenin cinleri bunlar:)
Ama dediğim gibi çok tanıdık...

29 Ocak 2010 15:46
sirâr dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi. 30 Ocak 2010 15:02
sirâr dedi ki...

çok karamsar gördüm bişeyler karaladım ilkin..sonra vazgeçtim.çok gerçek,çok içten ve donanımlı bir kalem.teşekkürler k.i.s.d..

31 Ocak 2010 13:52