Nasıl Bir Dünya?

Yazarlarımız

Hangi Konularda Yazdık?

Kim Ne Yazdı?

Sayfalar

6 Mayıs 2010 Perşembe

Anne empatisi...

Biliyorsunuz 1 Mayıs 2010 tarihinde yani "Kanlı Pazar'dan tam 32 yıl sonra Taksim'de 1 Mayıs bayramı kutlandı. Anneler gününe 1 hafta kala...

Yakın zamanda E-samizdat yazılarına şu adreste yeniden başlayan Serdar Devrim'in 1 Mayıs 2010 tarihli yazısında geçen eski bir yazısından kendi bilgisi ve izni dahilinde alıntılar yapıp, anlatacağım şeyler var zira..

Pek saygıdeğer ve de düşünceli devletimiz "Asmayalım da besleyelim mi?" diyerek idam cezalarını verdikleri gençlere iade-i itibarlarını geri verecekmiş..

"..........
Deniz, Yusuf ve 'Dede' Hüseyin'den devlet resmen özür dileyecek, aileleri isterse (bence tenezzül etmezler) Karşıyaka Mezarlığı L/17 adada birbirine birkaç metre mesafede yatan naaşları bir anıt mezara taşınacak.

Bundan sonraki mücadele budur...
.......

1980’lerin başı. Cehennem gibi sıcak bir kamyon kasasının içinde, eğildikçe burnumuzdan ter damlıyor. Kızıl teni büsbütün kızarmış, gömleği terden etine yapışmış, Güngör bir yandan leş gibi kokan et-kemik çuvallarını sırtıma yüklüyor, bir yandan takılıyor:


- İyi ki ekonomi mastırı yapmışsın, yoksa bu çuvalları kaldıramazdın!

- E senin Fransız Dili ve Edebiyatı diploman da az işimize yaramadı...

Gülüşüyoruz!

Tavukçuluk ve yumurtacılık yaptığımız; tüccar mı, kamyon şoförü mü, hammal mıyız anlamadığımız; bütün gün kamyondan, kıçı yere değen Anadol kamyonetten inmediğimiz; et-kemik unu yükleyip, balık unu sırtladığımız; gecekondu mahallelerinde bakkal bakkal yumurta sattığımız; ciğeri beş para etmez heriflere, müşteridir diye yüz göz olup güreş tuttuğumuz; gece karanlığında eve döndüğümüzde ‘elbiseni kapıda çıkar, doğru banyoya!’ diye fırça yediğimiz; Edirne’den küspe çekerken polisle köşe kapmaca oynadığımız, Trakya’nın köy yollarında, mavi gözlü Çerkez kızlarının sattığı körpe salatalıkları tuza banıp yediğimiz; ve cumartesi akşam olup, haftanın son günü batarken, kamyonu Boğaz’a karşı bir sırta çektiğimiz, Bülent Ersoy’un ‘Biz Ayrılamayız’ kasetini dinlerken, beyaz leblebiyle pet şişede rakı içtiğimiz... berbat, ama muhteşem günlerdi!

(Güya ticaret yapıyorduk, ama ben hayatımın başka hiçbir döneminde, o sekiz on sene kadar ‘beden işçisi’ ve gerçek bir emekçi olarak çalışmadım. Asla geceleri bir daha o kadar derin uyumadım...)

*

Demek ki bir 5 Mayıs akşamıymış.

Rakı dolu pet şişesini batan güneşe doğru kaldırdı:

- Deniz’e içelim, dedi!

‘Hangi Deniz, diye sormadım.

- Bu gece asacaklar Deniz’i...

Ve anlattı.

5 mayısı 6 mayısa bağlayan gecenin sabahını anlattı.

Aradan geçen 20 sene, olmayan hafızamı ne ölçüde yanılttı? Güngör’ün anlattıklarının üstüne, kendi kendime bir efsane mi yarattım acaba? Açıp soracak Güngör de yok artık!

Neyse...

İyi tanırmış Deniz’i. Nereden, söyledi ama unuttum.

‘1972’nin 5 Mayıs gecesi, Denizler’in, yani Cemil Bey Amcaların evine gitmişler bir iki arkadaş. Anası, babası ‘o geceyi’ yalnız geçirmesinler hesabı.

Deniz, Yusuf ve ‘Dede’ Hüseyin idam bekliyor cezaevinde, infaz ha bugün, ha yarın...

Havadan, sudan, fakülteden, derslerden, devrimden, haktan, halktan, haksızlıktan... konuşa konuşa geçirmişler o uğursuz geceyi.

Ve 6 mayısın ilk ışıkları yükselirken, uzak bir camiden sabah ezanı duyulmuş.

Bizde, sabah ezanıyla infaz ederler idam cezasını.

Anası, Deniz’in arkadaşlarından izin isteyip kalkmış, abdestini almış, bir köşede namaza durmuş.

Sabah ezanıyla...

Bilir ki...

Uzakta...

Sessiz bir hapishane avlusunda...

Aslan gibi oğlunun cansız bedeni...

Darağacında sallanmaktadır o anda... "


Bugün 6 Mayıs 2010.. Bugün günümüz Türkiye'sinde bir yerlerde "asmayıp da beslemeyi tercih ettiğimiz" bir adam da var.. Binlerce genç askerimizin ölüm fermanını veren, adaletten, halkların kardeşliğinden, özgürlükten bahseden, halen de boş durmayan bir adam... Şehit olan ve her biri bir yıldızdan parlak şimdi toprak olmuş bu canların da birer anaları var. Dört gözle ilahi adaletin yerine getirilmesini bekliyorlar ve aslında dünya tersine dönse bile yüreklerindeki yangın hiç ama hiç sönmeyecek olan...

Şimdi biraz empati vakti... Çok değil 3 gün sonra kutlanacak olan Anneler Günü ritüeline son hız hazırlanmaktayız değil mi? Kendi annemizin Anneler Gününü geçmiş senelerde kutlamış olalım ya da olmayalım, hadi itiraf edelim kendimiz da anne olduktan sonra daha bir yumuşak bakıyoruz bu güne... Örneğin ben, hep kutladık ama artık daha bir naif ve özel geliyor bugün bana itiraf etmek gerekirse.. TV'deki reklamları izlerken anneleri "kraliçe" yaptıklarında mesela ister istemez gözümden bir damla yaş illaki süzülüveriyor gizliden... O reklamdaki karnı burnunda olduğu halde diğer çocuğunu kucağına alıveren annede kendimi buluyorum..

Bir de madalyonun diğer tarafı var ama, yaşadığımız ülkenin olaylarına da daha mı tepkiliyiz anne olduğumuzdan beri nedir? Bir taraftan PKK denen terör örgütüne lanet yağdırırken, gizliden gizliye kimseler söylemeden şehit olan canların analarının yerine koyuyorum kendimi kısacık zaman dilimlerinde de beynim uyuşuyor, yüreğim daralıyor.. Sonra birden oğullarım büyüyüp de asker çağına gelene kadar zorunlu askerlik inşallah kalkmış olur diye dua ederken buluyorum kendimi...

Özellikle belirtmeliyim ki bu yazının amacı ideolojiden, siyasetten, tarihi yargılamaktan, bugünü yargılamaktan öte, şimdi yaşamıyor olsalar bile, onları tanımıyor olsak bile bu coğrafyada yaşayan bazı annelerin yüreğine dokunmak ve empati yapmaktır... Sağcı, solcu, şu, bu olarak değil sadece ve sadece bir anne olarak hislerimi yazmak istedim.. İğneyi kendi yüreğime batırdım, çuvaldızı da ortada bırakıyorum... Hepsi bu..

Anneler Gününüz kutlu olsun...

2 yorum:

burcu.. dedi ki...

Ortada bıraktığın çuvaldıza da ben talibim.
Çok çok güzel anlatmışın herşeyi.

6 Mayıs 2010 13:41
Irmakbebek dedi ki...

daha doğru,daha net ifade edilemezdi.birebir katılıyorum her satırına.o çuvaldızdan ben de payıma düşeni aldım...

6 Mayıs 2010 15:46